Çekirgeler basmadan, kızılcıklar olmadan; işte benim “âlâ”çatım!
“Nasıl anlatsam, nerden başlasam? Kaç kişiydik o zaman, bak kaç kişi olduk şimdi?”
İşte bu sözlerle başlar benim Alaçatı hikayem… Ya da şöyle de denilebilir bu hikaye üzerine; “bir zamanlar oraların, buraların eeepiciği bizimdi… Biz kim miyiz? Çocukluğu Çeşme’de geçmiş bir avuç İzmirli!
Ama şimdi öyle ya da böyle, devir değişti; Alaçatı da öyle. Bu değişimi iyi de bulanlar var, kötü de. Ben ikisinin ortasında bir “iyimserim”. Kalabalıktan ve yüksek fiyatlardan ürkerim. Ama eğlenceyi ve yeni keşifleri de severim. Bu durumda iyisi mi, ben Alaçatı’ma Mayıs-Haziran / Eylül-Ekim’de giderim. Size de aynısını tavsiye ederim.
Bu nedenle bu yazı “çekirge sürüleri basmadan, kızılcıklar olmadan, kalabalıklar içinde yalnız kalmadan Alaçatı’yı keşfetmek isteyen kaşiflere özel yazılmıştır. Piyasacılar çok haz etmeyebilir, baştan uyarayım.
Alaçatı’ya nasıl gidilir?
Eminim ki aranızda Alaçatı’nın yolunu bilenler çoğunluktadır. Ben bilmeyenler için kısa bir bilgi notu düşeyim:
Kara yolu ile gelecekler; İzmir’in merkezine girdikten sonra önce çevre yoluna, oradan da yönlendirmeleri takip ederek İzmir-Çeşme otobanını takip edecekler.
(sanırım Çeşme otobanı dünyada ucu bir sahil kasabasına açılan dünyanın tek otoyolu. Rahmetli Cumhurbaşkanımız zamanında yapılan bu otobanı Tonton’un İzmirli olan gelininin ricası ile yaptırdığı konusunda rivayetler var… Ama rivayet tabi… Ne olursa olsun iyi ki de yaptırmış, çocukluğumuzda 2 saat süren yol 25 dakikaya düşmüş) Otobanın sonuna doğru, Zeytinler sapağını geçtikten sonra rüzgar enerjisi değirmenlerini göreceksiniz. Bu değirmenlerden 2. grubu da geçtikten sonra Alaçatı ayrımına dönüp gişelerden içeri giriyorsunuz. Ve işte Alaçatı’dasınız!
Uçak ile gelecekler ise İzmir Adnan Menderes Havaalanı’nda indikten sonra ya araba kiralayacaklar; ya HAVAŞ servisi ile önce İzmir şehir merkezine (Alsancak) gidip oradan taksi ile Üçkuyular otogarına gidecekler ve oradan 20 dk’da bir kalkan Çeşme Birlik otobüslerine binecekler. Ya da çeşitli bankaların shuttle servislerinden birini arayıp kişi başı 45 TL’ye havaalanından direkt Çeşme Alaçatı’ya ulaşacaklar.
Alaçatı’nın ilginç tarihi…
Alaçatı aslında bir meydan, uzun bir cadde (Kemalpaşa Cad.) ve birkaç ara sokaktan oluşan; denizden biraz içerde, küçücük bir Rum köyü… İmiş geçmişte. Bilinen ilk yerleşim 1820’lerde başlamış. Erken Osmanlı tarihi kaynaklarında Alaçatı'ya bir "Yaya-Müsellem" köyü olarak rastlıyoruz; yani fetihlerin genişlemesiyle, fethedilen yerlerde nüfus ve asker sayısının artması ile kurulan ordu teşkilatının bir parçası. Beldeye adını da işte bu yıllarda buraya yerleşen "Alacaat Aşireti" veriyor. 1830'larda Bölgenin ileri geleni Hacı Memiş Ağa depremlerle sarsılan Sakız Adası'nda yoksullaşan Rum nüfusu, çeşitli işlerde çalışmak üzere bölgeye davet eder. Böylece yalnız Alaçatı değil, Çeşme, Karaburun ve Urla'nın da kaderi değişmeye başlar. Yerli nüfus harpte savaşırken, Rum gençleri bağlarda, zeytinliklerde yardımcı olmaya başlarlar. Bu arada güneyi bataklık olan Alacaat köyünde halk sıtmayla da savaşmaktadır. Bataklığı kurutmak üzere Alaçatı Limanı'na bir kanal açılmasına karar verilir. Kanal inşaatında çalışmak üzere gelen Rum işçilere büyük toprak sahibi Türkler tarlalarını "imar" edip işlemeleri koşulu ile verirler. Yeni köy de denizden birkaç kilometre içeride kurulur. Bugün Alaçatı'nın birer birer restore edilmekte olan taş evlerinin çoğu 1850- 1890 yılları arasında inşa edilmiştir.
Alacaat… Alatzata… Agrillia…. Alaçatı!
19. yüzyıl sonunda artık "Alatzata" köyü (Rumlar Alacaat'ı, Alaztata yapmışlar) özellikle bağları ve şarabı ile önemli bir üretim ve ticaret merkezi haline gelmiştir. Çoğu Rum olan nüfus 12.000'e ulaşmıştır. 1873 te Alaçatı'da Belediye Teşkilatı kurulmuştur. 1912 Balkan Savaşıyla Alaçatı'nın kaderi bir kez daha değişir. Balkanlardan kaçan göçmenlerin gelmesiyle Rumlar arasında panik ve göç başlar. 1919'da İzmir'in işgaliyle birlikte, Alaçatı'ya göçmüş olan Balkan göçmenleri bu sefer de Anadolu'nun içlerine doğru göçmeye başlarlar. Bu süreç Kurtuluş Savaşı'nın bitiminde Alaçatı'ya tekrar dönmeleriyle sonlanır. 30 Ocak 1923 tarihinde Türkiye ile Yunanistan arasında Lozan'da mübadele anlaşması imzalanır. Dünyada ilk ve son kez yapılan bu uygulama ile 2 milyon insan yerinden yurdundan olur. Bu anlaşma uyarınca İstanbul'daki Ortodoks Rumlar ile Batı Trakya'daki Müslümanlar hariç Yunanistan'da yerleşik Müslümanlar Türkiye'ye, Türkiye'de yerleşik Ortodoks Rumlar da Yunanistan'a gönderilir. Ve Alaçatı için neredeyse 5-10 yıl öncesine kadar süren zor, sakin ve sessiz bir dönem başlar.
Bence bugünkü Alaçatı’yı inşa eden; Goethe Enstitüsü mezunu,
İstanbullu gezgin ve ressam, Leyla Figen’dir. 1996 yılında, eşi,
eski Turyağ Genel Müdürü, dünyanın en zarif beyefendisi
Şevki Figen ile birlikte Alaçatı’da tarihi bir yem deposunu satın
alan ve orayı muhteşem bir cafe’ye (Agrillia) dönüştüren Leyla Figen;
2002 sonbaharında kanser nedeniyle yaşamını kaybetti
ama bize bugünkü Alaçatı’yı miras bıraktı.
İstanbullu gezgin ve ressam, Leyla Figen’dir. 1996 yılında, eşi,
eski Turyağ Genel Müdürü, dünyanın en zarif beyefendisi
Şevki Figen ile birlikte Alaçatı’da tarihi bir yem deposunu satın
alan ve orayı muhteşem bir cafe’ye (Agrillia) dönüştüren Leyla Figen;
2002 sonbaharında kanser nedeniyle yaşamını kaybetti
ama bize bugünkü Alaçatı’yı miras bıraktı.
Başlangıçta dediğim gibi gerçek Alaçatı, upuzun bir cadde, birkaç meydan, eski pazaryeri, yel değirmenleri ve Arnavut taşlı, avlulu taş evlerden oluşan küçük bir köy. İki ucu var. Biri, geçen yıl yenilenen giriş; diğeri genelde otomobilinizi park edebileceğiniz alanlar bulacağınız köyün çıkışı.
Biz meydandan girdiğimizi varsayarak keşfe başlayalım. Geçen yıla kadar minicik bir balıkçı, bir iki köy kahvesi, berber ve derme çatma bir otoparktan oluşan bu meydan geçtiğimiz yıl yenilendi ve köyün mimari dokusuna uygun taş dükkanlar inşa edildi. Şimdi o dükkanlar sanat galerisi, balıkçı, takıcı, doğal sabuncu olarak hizmet veriyor.
Bu meydanı arkanıza alıp aşağıya doğru ilerleyip sola kıvrıldığınızda adımlarınız sizi Alaçatı’nın tam kalbine çıkaracak sakın şaşırmayın. Burada solunuza ve sağınıza dizilen pek çok cafe ve restoran var. Hepsinin sandalyeleri, masaları dışarıda, hepsinde yükselen bir cıvıldı… Fingirdek bir yer bu Alaçatı… Tıpkı Fransız Rivyera’sı gibi kışkırtıcı… Şarap kokuyor sokakları.
Köşe Kahve "hoş geldin" diyor...
İşte Kemalpaşa Caddesi’nin ilk meşhur misafiri Köşe Kahve…. Sahibesi Tomris Hanım ve eşi Alaçatı’nın nispeten ilk ev sahiplerinden…
Alaçatı,
Alaçatı olmaya başladığında İstanbul’dan tası tarağı toplayıp yerleşmişler buralara...
Alaçatı,
Alaçatı olmaya başladığında İstanbul’dan tası tarağı toplayıp yerleşmişler buralara...
Aynı zamanda cafenin çok yakınındaki
Sailors Oteli de onlar işletiyorlar.
hem otellerinde göze çarpan unsurlardan.
Her sabah nefis ev poğaçaları,
kabaklı poğaçalar,
bademli – çikolatalı brownie’ler,
mis kokulu kahveler,
ev yapımı limonatalar,
baharatlı çaylar
ile açıyorlar dükkânlarını…
Ve yaz kış aynı özen ile
ağırlıyorlar konuklarını.
devam edecek...






1 yorum