Şu hayatta yolum bir de Atina'dan geçti... - 1

01:08



Ben Güzel Sanatlar Fakültesi?nde okurken, Dünya Tiyatro Tarihi?nin efsane hocası Sevgili Murat Tuncay, ders anlatırken aynen şöyle derdi: "Bir gün yolunuz Paris'ten geçerse, Louvre'u mutlaka ziyaret edin. Bir gün yolunuz Londra'ya düşerse Golden Globe Tiyatrosu'nu görün! Bir gün yolunuz Barcelona'dan geçerse La Sacra Familia'yı ziyaret edin'" O zaman o kadar uzak gelirdi ki bize, hepimiz gözlerimizi kırpıştırarak bakardık. "Yahu bir insanın yolu Paris'ten nasıl geçebilir ki?" diye. Oluyormuş. Murat Hoca'nın bahsettiği yol meğer "hayat yolu"ymuş. Ve insanın yolu gerçekten de şu hayatta (ama iş, ama öğrenim ama aşk nedeni ile) pek çok ülkeden geçebiliyormuş. Tıpkı geçen yıl, benim yolumun iş sebebiyle Atina'dn geçmesi gibi. Atina'yı anlatmadan önce, Atina'nın benim zihnimde yer eden imajını anlatmam gerek belki de biraz size...

Atina benim için, Pire Limanı'na çekilmiş Onasis'in yatı demekti. Atina benim için Maria Callas ve Onasis'in büyük aşkı, Zorba'nın sirtakisi, bolca güneş, Akropol'de günbatımı, ponponlu çoraplı Yunan Askerleri,
Uzo ve Santorini şarabı demekti.

Onasis'in yatı dışında hepsini gördüm.

Maria Callas?a duyduğu büyük aşkın fısıltılarını dinledim sokaklarda. Akropol'ün hemen altında yer alan ve bizim Alaçatı'nın 5 misli büyüğünü andıran Plaka?nın sokaklarını arşınladım. Kolonaki'de modern bir şehrin lüks yüzü ile karşılaştım. Varlığına hiç ihtimal vermediğim bir sürpriz daha bekliyordu beni Atina'a! Türkleri seven ve "Türküm" dediğinizde yüzü aydınlanan, hemen gözleri uzaklara dalarak, İstanbullu ya da Ayvalıklı atalarını hatırlayan Yunan Halkı! Daha şehre indiğimiz ilk gün, Kolonaki'de Sirkeci isimli Türk-Yunan karması bir restorana düştü yolumuz. Kapıda güler yüzlü, dünya güzeli bir kız. Adı Christina?

Christina o restoranın işletme müdürü. Biraz sonra koyu bir sohbete dalıyoruz. Anneannesi İstanbullu çıkıyor. Ayrılırken kadehler tokuşuyor, e-mail adresleri alınıp veriliyor. "Amma şanslıyım" diye düşünüyorum. Koca Atina'da, anneannesi Türk olan birine rastladım. Daha sonra anlıyorum ki, şehirde geçirdiğim her günde, bindiğim hemen her takside, girdiğim hemen her dükkanda ya da cafe'de; tıpkı bizim gibi görünen, bizim gibi yaşayan, bizim gibi kahkaha atıp efkarlanan, içen, ağlayan, şarkı söyleyen, coştukça birbirine sarılıp sarılıp öpen insanlar yaşıyor.

Hiç mi biri düşmanca davranmaz, hiç mi biri Türklere burun kıvırmaz? Hayır olmuyor. Pek çok Avrupa ülkesinde, Türküm dediğiniz anda değişen yüz ifadeleri burada değişmiyor. Ben bir de bilenerek gitmişim üstelik. "Baklavaya biri Yunan tatlısı, Türk kahvesine biri Yunan kahvesi desin, kesin olay çıkaracağım ben" diye. Ne mümkün. Markete giriyorum. Bizim 40 yıllık çekme kuru kahvemiz Yunan kahvesi diye paketlenmiş kahveleri alıp adamın burnuna dayıyorum. "2 paket de Türk Kahvesi" diyorum... Gülümseyerek "hayır" diyor, "O Yunan kahvesi". Gülümsemese, üzerine de"benim babannem Ayvalıklı" demese yaygarayı basacağım. Başlıyorum ben de sırıtmaya, neredeyse hellaleşip çıkıyoruz dükkandan, elimizde hem Türk, hem Yunan kahveleriyle...

You Might Also Like

0 yorum

About me

Like us on Facebook