-Adı üzerinde, fotoğrafları üzerinde, bu bir taze taze New York yazısıdır. Kocaman renkli şekerlere benzeyen fingirdek New York`un, çok üşüyen bir İzmirli tarafından, donma tehlikesine karşın keşfedilme yazısıdır. Bu yazı bir ilk New York yazısıdır. Bilenler bilenlerle paylaşmakta serbesttir ama bu yazı az bilenlerin hiç bilmeyenlere yeni bir şey anlatma yazısıdır. Nokta.
Önce... tee New York’lara, nasıl ucuza uçulur?
Öncelikle hemen belirteyim Ben Delta`yla uçtum gayet konforluydu ama JFK`deki Delta terminali diğer uçakların kullandığı terminalden farklı olduğu ve o gün kötü bir tesadüf eseri tam 6 uçak ayni anda indiği için ülkeye girebilmek ve valizlerimize kavuşmak konusunda epey zorlandık. Ama işin avantajlı yanı nedir derseniz, İzmir-İstanbul New York / New York – İstanbul – İzmir için sadece 520 EU ödedim! (normal zamanlarda bu biletlerin 1500 eu dolaylarında olduğunu düşünürseniz bu son derece iyi bir rakam)
Burada gözünüzü açmanız gereken nokta;
- Ya benim gibi rezervasyonunuzu aylar öncesinden yaptırmak (uçuş tarihi ne kadar yakın olursa, bilet fiyatları da o kadar yükseliyor)
- Dost ve beleş bir acenteyle çalışmak ve onların da yardımıyla en ucuz bileti kapmak.
- “KLM”, “British Airways”, "Delta Airlines", "Expadia", "traveler" gibi seyahat ve havayolu şirketlerinin sitelerine üye olmak.
- Bu sitelerden belli dönemlerde gelecek kampanyaları takip edip hızlı davranmak ve biletleri kapmak!
Havaalanı dışına çıkmayı başarabilip Taksi Quenns`ten ve Brooklyn`den geçerek Manhattan`a doğru ilerlemeye başladığında, aslında daha pek bir şeyin farkında değildim. Ne zaman ki, 8. Avenue ile 34. Street`in kesişimi olan köşeye geldim ve indim taksiden; kafamı kaldırıp da o uçsuz bucaksız gökdelenlerden başım dönünce o zaman anladım ki ben New York`tayim! İşte kendi filmim başlıyooooor.
Burası bir film seti mi, yoksa hayatın kendisi mi film New York’ta?
Ama buradayım. New York’tayım ve Manhattan’ın kalbine doğru ilerlemekteyim. Üstelik, buğulu cama yüzünü yapıştırmış bir balık kadar merakla ilerlemekteyim… Taksi meşhur Jamaica Mahallesi yakınlarından ve Lincoln tünelinden geçerek Manhattan`a doğru yol alıyor. Aslında henüz hala pek bir şeyin farkında değilim. Bayağı bir trafik… Pencereden görünen şık, ışıklı vitrinler, Cuma gecesinin insan kalabalığı ve sonradan birçoğunun restoran kuyruğu olduğunu anlayacağım irili uzunlu kuyruklar. 8. Avenue ile 34. Street`in kesişimi olan köşeye ulaştığımda taksimetrede yazan ücreti ve % 15’i kadar bahşişi uzatıyorum şöfere. Bahşişe rağmen küçük de olsa valizimi bagajdan indirmeye yeltenmiyor bile ve ben söylenerek bagajı açıp arkamızda çalan kornaları da duymamaya çalışarak valizimi kapıp kendimi kaldırıma atıyorum. Önce karşı kaldırımın hemen önünde içinden dumanlar çıkan mazgalla göz göze geliyoruz (aa, e ben bu mazgalı tanıyorum) hemen sonrasında da yanımda dikilen dev gökdelene tırmanmaya başlıyorum gözlerimle… Gökdelenin görebildiğim ve başımı döndüren en tepe noktasına geldiğimde, işte o an çekiliyor kanım… O an anlıyorum ki New York’tayım ve işte şimdi kendi filmim başlıyor! Ben bir insanı ve bir şehri hep ilk izlenimi ile hatırlayanlardanım. Ancak New York`u ilk gördüğünüz anda ”bir ilk izlenime” sahip olacağınızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Niye mi? E kuzum siz çocukluğunuzdan beri New York göre göre büyümediniz mi? Aha iste koca koca gökdelenler, rengârenk neonlu dev binalar, geniş geniş caddeler, yılbaşı süsleri… Aaa, bak işte yerin altından dumanlar çıkaran sokak mazgalları… İtfaiye arabası değil mi şu, 25 yıldır her New York filminde gördüğüm? New Yorker’ların deyimi ile “Koca Frank”e hak vermeden edemiyorum… Nasıldı şarkı? “New York’un bir parçası olmak istiyorum”
Mümkünse New York’ta
yaşayan bir arkadaş edinin...
Hatta mümkünse
Manhattan’da yaşasın.
Çünkü New York’ta en pahalı şey otel! O nedenle, hayatta kendinize yapacağınız en büyük iyiliklerden biri, yabancı ülkelerde yaşayan insanlarla dostluk kurmak olacaktır. Ama New York’ta yaşayan, hele ki Manhattan’da bir yakınınız varsa, hayat kıyağı size kaymaklı ekmek kadayıfı olarak göndermiş demektir! Taksiden inip Manhattan`da yasayan ve bana evinin kapılarını açan canım (!) arkadaşımın evine vardığımda ilk yaptığımız şey üzerimizi değiştirip kendimizi Manhattan`in ünlü restoranlarından birine atmak oldu.
Pastis'te Türk zekası...
Taksiden inip Manhattan’da yaşayan arkadaşımın evine vardıktan sonra ilk yaptığım şey valizi bir tarafa fırlatıp, platform topukları, yırtık jean’imi ve kürk yeleğimi üzerime geçirip kendimi onun rehberliğinde Chiristmas neonları ile bezeli Manhattan caddelerine atmak oldu. Türkiye’den beri sayıkladığım üzere ilk durak; meşhur Sex and the City dizinin hemen tüm restaurant bölümlerinin çekildiği “Pastis” isimli yarı Fransız, yarı Amerikan bistrosu.
Amanın o ne? Pastis’in kapısında upuzuuun bir kuyruk var. Ve bizim rezervasyonumuz yok. Arkadaşım uzaktan kuyruğa bakıp diyor ki; en iyi ihtimalle 45 dakika bekleriz. Ben gelmişim yazları sıcak ve kurak, kışlarını da ılık ve yağışlı geçiren bir memleketten nasıl bekleyeyim – 5 derecede? İşte o anda kendisi çoktan New Yorker olmuş ama Türk özünden hiçbir şey kaybetmemiş arkadaşımın meşhur pratik zekası devreye giriyor! Elimden tutup “hiç sağına soluna bakmadan, kendinden emin adımlarla beni takip et” diyor. Neden? Ne yapacağız? Derken kapıdadki kapı gibi görevlilerin yanına geliyoruz. Arkadaşım “iyi akşamlar” diyor ve adını söylüyor (iç ses: iyi de bizim rezervasyonumuz yok ki) Adam elindeki listeyi kontrol ediyor… “Hayır, isminiz listede yok” Arkadaşım sinirleniyor. “Nasıl olur, ben 3 hafta önce internetten rezervasyonumu yaptırdım, İstanbul’dan çok önemli bir magazin yazarı misafirim var benim!” (iç ses… Aman allahım o ben mi oluyorum) Adam nasıl utanıyor, nasıl özür diliyor, içerideki kapıyla konuşuyor v.s. Pat diye ilk girişin kapıları önümüzde açılıveriyor. İşte içerdeyiz! İçeride de aynı teraneyi devam ettiriyoruz. Ben de bir havalar, bir üflemeler, bir “bu ne rezalet canım” edaları” sonuçta en piyasa köşe masamıza (özür dilemek için gönderdikleri bir şişe Ruoge Blanc’ımız ile birlikte) kuruluyoruz. Lütfen dikkat! New York’ta sürekli yaşıyorsanız bu üçkağıdı lütfen denemeyiniz, çünkü bir daha içeri alınmama riskiniz % 100! Pastis son bir kaç senedir epey tutulan, Soho`nun göbeğinde sade bir Fransız bistrosu aslında. Paris`teki sıradan bistrolardan pek bir farkı yok ancak dediğim gibi burayı ünlü yapan şeyler; biiiir: dizinin pek çok bölümünün burada çekilmesi, ikiiii: Cafe dé Paris usulü dana antrkotu, gratine edilmiş soğan çorbası, şahane karides kokteyli ve üüüüç: (ki en önemlisi) piyasası! Pastis`in sahibi Keith McNally’nin SOHO’daki diğer Fransizi Balthazar da, en az Pastis kadar tutulan ve önünde kuyruklar oluşan bir yer. Hoş, bunlar bakkalın önünde bile kuyruğa giriyor ya neyse!
Kısa bir Manhattan turu,
uzun bir MOMA ziyareti!
Ertesi gün (ve sonraki 12 gün boyunca) arkadaşım çalıştığı için gündüzleri tek başıma başa çıkacağım New York’la. Elimde haritam, ilk durağım, hemen her Türk gibi bir “mall” (alışveriş merkezi) sanıyorsanız fena yanıldınız! Kısacık bir GAP molası (atkı - bere için) ve 5. caddede bulunan Apple Store’da i-phone alışverişinden sonra, bir cam küpün içinden geçilerek yer altına inen Apple Store’un Madison Avenue'ya açılan diğer kapısından çıkıyorum ve MOMA’nın (The Museum of Modern Art) yolunu tutuyorum. MOMA internette “müze” olarak geçse de; o kadar ilgi çekici, o kadar eksantrik heykeller, resimler ve enstalasyonlarla dolu ki, dev bir modern sanat galerisi gibi… Kapı girişinde asılı olan dev helikopterden tutun da, I-pod`un doğum serüveninden Picasso ve Dali`ye kadar her şey MOMA’nın kapsama alanında. MoMa, aslında buraya yakın mesafede bulunan Metropolitan Museum of Art'ı tamamlayıcı nitelikte ve bazılarınca diğer müzenin kardeş müzesi olarak da görülüyor. Ancak, Metropolitan genel bir sanat müzesiyken, diğeri modern sanat konusunda özelleşmiş... MoMa, aynı zamanda bünyesinde Paul László, the Eameses, Isamu Noguchi ve George Nelson gibi isimlerin tasarımlarının bulunduğu ünlü bir tasarım koleksiyonu da barındırıyor.
MOMA'daki bazı ünlü eserler:
Müzenin koleksiyonu, birçok kişi tarafından, Batı modern sanatının en iyi koleksiyonu olarak görülmekte. MoMa'nın koleksiyonunda 150.000 ayrı parçanın bulunmasının yanı sıra, koleksiyon yaklaşık olarak 22.000 film ve 4 milyon film karesini de bünyesinde bulundurur. Dünya çapında büyük bir üne sahip olan resimlerden bazıları şöyle: - The Starry Night (Yıldızlı Gece) - Vincent van Gogh
- Les Demoiselles d'Avignon (Avignon'un Genç Kızları) - Pablo Picasso
- The Persistence of Memory (Belleğin Azmi) - Salvador Dalí
- Broadway Boogie Woogie (Broadway Boogie Woogie'si) - Piet Mondrian
- Water Lilies (Nilüferler) - Claude Monet
- Dance (Dans) - Henri Matisse
- The Bather (Yıkanan) - Paul Cézanne
- Self-Portrait With Cropped Hair (Kesilmiş Saçlı Otoportre) - Frida Kahlo
Bunların yanısıra, koleksiyonda; Jackson Pollock, Cindy Sherman, Jean-Michel Basguiat, Jasper Johns, Edward Hopper, Andy Warhol, Chuck Close, Georgia O'Keefe ve Ralph Bakshi gibi sanatçıların da çalışmaları var ve MoMa zaman içersinde, ünlü fotoğraf ve film koleksyonu da geliştirmiş.
Yaklaşık 5 saatimizi MOMA`da geçirdikten
sonra akşam yemeği için bu kez rota,
kimsenin kapısında kuyruk beklemediği
ama bence dünyanın en lezzetli Thai
mutfağına sahip olan ve tek bir cümle
ile “nasıl salaş, nasıl salaş” olarak
tanımlayabileceğim
Real Thai adında lokantaydı.
Salaşlığın da, lezzetin de zirvesi:
PAM REAL THAI.
PAM Real Thai'de; siyah Thai biralarımız eşliğinde bal sosunda
kızarmış acılı nefis yengeçlerimizi ve ördeklerimizi bir güzel
mideye indiriyoruz. Sanırım salaşlıktan veya boş vermişlikten
şu an internet sitesi bile kapalı olan bu restorana rezervasyon yaptırmanıza gerek bile yok, ben sadece adresini vereyim…
402 W 47th St, New York City, NY 10036
Downtown, Özgürlük Heykeli ve "Staten Island"
İyi ki de yanlış feribota binmişim, bu güne kadar gördüğüm en şirin adalardan birini görmüş oldum. Çünkü bu küçük ada, New York’u keşfeden İspanyol Halkı’nın ilk yerleştiği bölge… Ve sevimli adanın her yerinde İspanyol kültürünü izleri hakim. Buradaki küçük balıkçılarda tapas veya paella yiyebilir, hava güneşliyse adayı yürüyerek dolaşabilir, dönüşte “Ellis Adası’ndaki Özgürlik Anıtını” da ziyaret ettikten sonra Downtown’a dönerek, hemen meydanda bulunan “Ulusal Kızılderili Müzesi” (National Museum of the American Indian) gezebilirsiniz.
2 New York City klasiği...
China Town ve Little İtaly
Downtown dönüşü artık hava kararmak üzereyken, Kızılderili Müzesi’nin hemen önündeki metro istasyonuna inip (yine elimdeki harita ile) Çin Mahallesi’ne açılan durağa (Canal Street) ulaşıyorum. Çin Mahallesi ve hemen yanı başında yer alan Little Italy; New York’un en eğlenceli, en renkli, en afili ve gurmeler açısından en cennet mahallelerinden.
New York’un Çin mahallesi, dünyadaki Çin mahalleleri arasında San Francisco’dakinden sonar en büyüğü. Daha adımımı attığım andan itibaren, beni onlarca tezgah ve bu tezgahlarda satılan taze yer elmaları, yaban çilekleri, yaban mersini, canlı mavi yengeçler, kilosu sadece 4 dolara canlı canlı karidesler karşılıyor. Her köşe başında başka bir dükkan var ve yine her sokakta onlarca kaçak eşya satıcısı... Almak isteyebileceğim binlerce ürünün çok azının orijinal olduğu konusunda neyse ki, epey uyarı almıştım. China Town her an, her saniye o kadar kalabalık ki; kalabalığın içine karışıp, onlarla birlikte, burada daha da yoğun hissettiğim New York ruhunun tadını çıkarmaya karar veriyorum. Evet resmen kalabalıkla birlikte akıyorum burada...
Little Italy’deki son gerçek İtalyan… "Angelo’s"
Birkaç incik boncuk, paşmina, hediyelik eşya, meyve-sebze alışverişinden sonra kalabalık beni Little Italy sınırlarının başladığı Mulberry sokağına kadar getiriyor. Görünen o ki; sınırları giderek genişleyen Chinatown, Little Italy mahallesini, Mulberry sokağına adeta hapsetmiş. Ancak bu yine de İtalyanları her yıl 17 Eylül'de başlayan ve tam dokuz gün süren “San Gennaro Festivalini” kutlamaktan alıkoyamıyor. Little Italy, New York mimarisinin en güzel örneklerinin görülebileceği yerlerden biri. Mullberry’e hayat çoğu İtalyan Mahllesi’nde olduğu gibi yeme içme üzerine kurulu. Little Italy’yi oluşturan bu uzun cadde boyunca, sağlı sollu küçük pastaneler, şekerlemeciler, taze ev yapımı makarna dükkanları, zeytinyağı ve İtalyan peyniri satan şarküteriler var. Ve tabi pek çok da pizzacı ve şarap butiği de başımı döndürmeye yetiyor. Ama benim aradığım yer başka. Ben bu mahallede yaşayan Amerikanlaşmamış, son katıksız İtalyan ailesinin işlettiği, Angelo’s isimli restoranı arıyorum. Hatta 1902 yılında açılan, geleneksel Napoli ve Sicilya mutfaklarının en güzel örneklerini sunan bu dükkan hakkındaki rivayetlerden biri; meşhur Al Capone’nin bazı öğle yemeklerini burada yemesi. Sanırım Ailenin mafya ile yakın işilikilerinden dolayı, restoran bu güne kadar hiç bozulmadan gelmiş olmalı. Angelo’s’u kime sorsam tarif ediyor ve çok kolayca buluyorum ama tahmin ettiğim üzere burası turistik bir mekandan daha çok gerçek New Yorker’ların ya da has İtalyanların takıldığı pahalı ve şık bir restoran… Kapıdaki mafyavari sert hatlı İtalyan, kızgın bir şekilde rezervasyonum olup olmadığımı soruyor… Ben de olmadığını ama akşam rezervasyonları gelmeden bir yemek yiyip çıkacağımı söylüyorum. Aynı kızgın ifade ile beni baş köşeye buyur ediyor. İçimden param yetmezse bunlar beni topuğumdan vurur mu acaba diye geçirerek, mönüyü açıyorum. Ohh neyse ki, fiyatlar astronomik değil. Öncelikle domates soslu, parmesanlı bir funghi ripieni (fırında mantar dolması) söylüyorum.. Nefis! Ardından da yine çok başarılı bir ravioli’yi, 1 büyük kadeh Sicilya şarabı eşliğinde mideye indiriyorum. Üzerine gelen mini casata tatlısı ile birlikte, tümüne bahşiş dahil 42 dolar ödeyerek ve bir kaza kurşununa kurban gitmeden oradan ayrılıyorumJ www.angelomulberry.com
SOHO kendine hayran,
ben SOHO’ya hayran.
SOHO; "South of Houston Street"in (Houston caddesi'nin güneyi) kısaltılmışı... New York’un diğer mahallelerinden daha farklı bir atmosferi var. Beni önce kırmızı tuğladan yapılmış, boyasız, sışarıdan yangın merdivenli, Rönesans Avrupa’sinin mimari tarzının modernize edilmiş halini çağrıştıran, pahalı SOHO evleri karşılıyor. Bir kere daha hissediyorum New York’u arşınlamakta ve dünyanın tam kalbinde olduğumu… Ardından kendimi dünyaca ünlü modacılarının butiklerinin, şık restoranların, minik tasarım butikleri ile karşı karşıya buluyorum. Daha çok kişiye özel tasarımların yapıldığı bu pahalı butiklerden alışveriş yapamayacağım için, kaldırımlarda tezgah açmış isimsiz ve keşfedilme arzusu ile yanıp tutuşan genç tasarımcıların ürünlerine yöneliyorum. Bingo! Tweed bir şapka, zincirli mor minik bir gece çantası burada beni bekler dururmuş meğer. İkisine (uzun pazarlıklar sonucu) toplam 100 dolara yakın bir para ödeyerek ve aldıklarımı okşayarak, içimdeki alışveriş canavarını tatmin biraz olsun tatmin etmenin dinginliği ile yürümeye devam ediyorum.
New York’un en orijinal restoranları da yine SOHO’da. Bunlardan en meşhurları Balthazar, Mercer’s Kirtchen ve Café Habana... Fiyat açısından diğer ikisinden daha uygun olan Habana’ya girip ertesi sabah (tatil olan birkaç arkadaşımla) kahvaltı yapmak üzere rezervasyon yaptırıyorum. Burada ise garsonlar ve personel tahmin edeceğiniz üzere Kübalı... (Ertesi sabah Café Habana’da yiyebildiğim tek şey közlenmiş, üzerine lime limon sıkılmış, parmezan ve baharatlarla süslenmiş mısır oluyor ne yazık ki… ama bunu da mutlaka deneyin derim. http://cafehabanablog.wordpress.com/tag/soho/
Balthazar’da ise Sharone Stone ve Mercer Kithcen’da Salman Rushdie ile her an karsılaşabilirsiniz. Yine SOHO’da bulunan Dean&Delucca’da bir çok ünlü yıldızı meyve-sebze alırken görebilirsiniz. Dünyaca ünlü çok sayıda mankenin ve sanatçının dolaşırken görülebileceği SOHO, bugün New York’un en ilgi çeken mahallesi.
Şu anda New York'un
en popüler mekanları:
Dünyanın
her şehrinde bir köşe bir şekilde New York’a benzer ama New York hiçbir şehre
benzemez. Paris klasik, Roma romantik, Londra bohemlikse New York “taze”liktir.
2000’lerin başından beri neredeyse her modernist sanat akımı New York’tan doğar
ve dünyaya yayılır. Kimseleri,n giymeye cesaret edemeyeceği, uçuk kaçık bir
tasarımı işlk New Yorklu kadınlar giyer. -10 derecede üzerinde kürk, elinde
kahve, ayağında parmak arası stiletto ile bir tek New York’un kadınları mağaza
ya da restoran önünde kuyruğa girer. Bir ressam sergi açabilmek ve adını
dünyaya duyurmak için ilk New York’a gider. New York’ta yeni yıl tam bir ay
sürer, sarhoşluğu sizi bahara kadar götürmeye yeter.
Boom
Boom Room
(The Standart Hotel):
Manhattan’ın
en sükseli oteli The Standart hakkında kulağınıza çalınması muhtemel kelimeler
şunlar: “18 kat. Baştan aşağı cam. Perde yok. Madonna çıplak. Aaa! Lohan.” Ve
işte ilginizi çekti bile. Gerçekten de açıldığı tarih olan 2009 Eylül’ünden bu
yana The Standart hakkındaki celebrity dedikoduları bitmek tükenmek bilmiyor.
Buna şimdi Andre Balazs tarafından yaratılan, nefis manzaralı, tamamen
70’lerin bobo eğlence akımı etrafında tasarlanan The Boom Boom Room da eklendi.
Kulübün tek cümlelik felsefesi tadı damakta kalacak bir yılbaşı gecesinin
de habercisi: “gündüz enerjik gün ışığı, gece seksi Manhattan silueti”. 848 Washington St,
NY; +1 212 6454646
The Lobby Bar
- Ace Hotel: Manhattan gece yaşamının
iki popüler ismi April Bloomfield ve Ken Friedman tarafından işletilen Ace
Hotel lobisindeki barda, özellikle iş çıkışlarında iğne atılsa yere düşmüyor.
Bankacılar, tasarımcılar, reklamcılar hemen hepsi sözleşmişçesine burada
buluşuyor. Bu sözleşme yapılan mini partilerle hafta sonlarına da sıçramış
durumda. Yüksek tavanlı mekanda retro kokteyller, dekorasyonun hakimi dev bir
kütüphanenin altında sunuluyor. “Brooklyn Pilsner” ya da “Goose Island's
Matilda” denemeniz gereken içkiler arasında. 20 W. 29th St. ,
New York, NY 10001; +1 212 6792222
STK (Meatpacking): İsminin uzun hali, tahmin edileceği
üzere “steak”. Ve Pastis ile Budha Bar’ın da yer aldığı, New York’un en bilinen
lokasyonu olan Meatpacking’de geçtiğimiz yıl açıldı. Girişteki lounge bölümünde
sürekli telefon ile konuşan borsacılar görmeniz olası. Siyah deri astar duvarlı
yemek salonu ise metalik zımbalarla boğuculuktan uzaklaşmış. Mönünün kare asını
oluşturan “yoğurtlu kuzu pirzola, parmezanlı trüff kızartma ve ahududulu linzer
pastası” iyi değil, kesinlikle çok iyi! 26 Little W. 12th St., 10014 New York;
PlungeBar
& Lounge (Hotel Gansevoort): Meatpacking bölgesinin merkezindeki Gansevoort Oteli’ne girin,
asansöre binin ve direkt 14. kata çıkın. Çünkü burada sizi dayanılmaz bir
Manhattan manzarası ve kozmopolit bir kalabalık bekliyor olacak. Yaz aylarında
kentin popüler havuzu da burada, kış aylarının en iyi Rome&Coke yapan
barmeni de. Yılbaşı gecesi özellikle birçok restorandan boşalıp gelen bir
kalabalığın en iyi adresi bu yıl yine burası olacak. 18 Ninth Ave.,
14th fl., 10014, New York; +1 212 2066700
Sub
Mercer: Ultra elitist
Mercer Hotel, bodrum katındaki lounge & bar’ını ultra modern bir tasarımla
bu yıl yeniden açtı. Bu alçak tavanlı mekana ilk adımınızda bir denizaltının
içine giriyormuş izlenimine kapılabilirsiniz ki zaten amaç da bu. El yapımı,
taş mozaik barı ve uber-hip görünümlü kitlesi ve cool DJ’i sizi bir anda tatlı
bir okyanus serinliğine götürecek. Diğer pek çok havalı mekanın aksine Sub
Mercer, loş ışıkları ve hareketli disco sound’u ile rahat ve keyifli bir yeni
yıl gecesi vaad ediyor Manhattan’da…










1 yorum